Kapitalizmin 1970’lerde yaşadığı kriz, dünyayı derinden sarsan ekonomik ve toplumsal dönüşümlere yol açtı. Çıkış yolu olarak sunulan neoliberalizm; devletin ekonomiden çekilmesini, sosyal harcamaların kısılmasını ve kamusal hizmetlerin özelleştirilmesini öngörüyordu. Bu süreç yalnızca ekonomik değil, toplumsal dönüşümleri de tetikledi. Örneğin hastanelerdeki özelleştirmeler, insan sağlığını ikinci plana atarak kârı önceledi; ilaç fiyatlarının artması, sağlık hizmetlerine erişimin zorlaşması ve kuyrukların uzaması bunun göstergesiydi. Özel hastaneler ve özel okullarla sağlıkta ve eğitimde eşitsizlikler derinleşirken emekçiler daha da güvencesiz hale geldi. Neoliberal politikalar, devletin yurttaşlarına güvence vermesi gereken sosyal alanlarda en az gider, en çok gelir anlayışıyla kamusal hizmetleri çökertti. Bu politikalarla ülke kaynakları şirketlerce yağmalanıyor; kapitalizmin yeni ideolojisi toplumu, kültürü ve insanı yeniden şekillendiriyordu. Böylece ülkemiz acılı bir geçiş dönemine sürükleniyordu.
68’de pik noktasına ulaşan gençlik hareketi, ülkemizde de önemli bir direnç unsuru olarak varlığını sürdürürken bağımsızlık, eşitlik ve kamulaştırma talepleri ön plana çıkıyordu. 70’lere gelindiğinde ise Türkiye, işçi sınıfı hareketinin yükselişine sahne oluyordu. Fabrikalarda işçi direnişleri, kitlesel 1 Mayıs’lar, örgütlü sol hareket, sömürü düzeni için tehdit oluşturmaya devam ediyordu. Bu koşullar altında Türkiye’nin, uluslararası sermayenin yeni rotasına dahil olabilmek için ekonomik bir programı da aşan dönüşüm süreciyle karşılaşması söz konusuydu. Türkiye de emperyalizm ile birlik hali ve dışa bağımlı konumuyla bahsettiğimiz sebep ve sonuçlardan aynı şekilde etkilenecekti.
Türkiye gibi “zayıf halka” ülkelerinde, daha sarsıcı ve derinden yaşanan bu krizler toplumsal hareketlerle sonuçlanırken bu hareketlerin soğurulması için zor ve baskı politikaları devreye giriyordu. Bu anlamıyla başta ABD olmak üzere ve NATO’nun desteğini alan halk düşmanı generallerin komutasında gerçekleşen darbeler dönemi başlamıştı. 12 Eylül Amerikancı-faşist darbesi tam da böyle bir koşulda, böyle bir amaçla devreye sokuldu. Üstelik sadece Türkiye’nin değil; Şili’nin, Arjantin’in, biraz daha zaman önce Yunanistan’ın da geleceği böyle şekilleniyordu.
12 Eylül yalnızca ekonomik bir dönüşüm olarak kalmadı, aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir kırılma noktası oldu. Grevler yasaklandı, sendikalar işlevsizleştirildi, üniversitelerde devrimci hareketler baskılandı ve toplumsal muhalefet tüm gücüyle sindirilmek istendi. Bu süreçte devrimcilerin en çetin savaşlarını verdikleri üniversiteler özel olarak hedef alınarak “YÖK” kuruldu. YÖK’ ün kurulmasıyla akademi doğrudan iktidar denetimine alındı ve gençliğin her alanda örgütlenmesinin önüne geçilmek istendi. Medya, eğitim sistemi, kültür sanat faaliyetleri neoliberal ideolojinin yeniden üretildiği, gerici ögelerle kuşatılmış birer alan haline geldi. Siyasi partiler kapatıldı, siyaset yasaklandı ve ülkemiz yaratılan korku ve baskı ikliminin etkisinden yıllardır kurtulamadı.
Bunların yanı sıra emperyalizmin Orta Doğu planlarıyla uyumlu biçimde şekillenen Yeşil Kuşak Projesi ile birlikte Türkiye’ de Sovyetler Birliği’ne karşı ABD destekli ‘’anti-komünist’’ gruplar peydahlanmaya başladı. Bu projenin ana gayesi sola karşı İslamcı bir hat çekilmesiydi. 12 Eylül sonrasında topluma her alanda anti-komünist ve din eksenli bir ideoloji dayatılarak toplumsal muhalefeti kontrol altına almayı amaçladılar.
Bu ideolojik dönüşümün en temel araçlarından olan imam-hatip okullarının sayısı yaygınlaştırıldı, Kur’an kursları kanserli hücreler gibi çoğaldı, tarikat ve cemaatlerin faaliyetlerine her alanda göz yumuldu. Böylece toplum –özellikle genç kuşaklar- din kisvesi altında itaat eden, sorgulamayan ve örgütsüz bir modele indirgendi. Eğitim sistemi ise bilimsellik ve laiklikten uzak, ‘’kindar ve dindar nesil’’ yetiştirme aracı olarak kullanıldı ve dinci-gerici çizgiye çekildi.
Bu çizginin mirası olan AKP, 12 Eylül’ün açtığı yolda ilerleyerek neoliberal politikaları daha da derinleştirdi. Özelleştirmeler hızlandı, sosyal haklar budandı, emekçilerin güvencesizliği kalıcı hale geldi. Aynı zamanda dinci-gerici ideoloji devletin her kademesine yerleştirilerek toplumsal yaşam kuşatıldı. Böylece 12 Eylül’ün yarattığı siyasal, toplumsal ve ekonomik düzen yalnızca bir dönemle sınırlı kalmadı; günümüze kadar taşınarak hâkim sınıfların elinde güçlü bir yönetim aracına dönüştü.
Bugün üniversitelerde bilim değil piyasacılık, özgür düşünce değil biat dayatılıyor; liselerde ise “dindar ve kindar nesil” adı altında sorgulamayan, itaat eden bir gençlik yaratılmak isteniyor. Ama tarih defalarca gösterdi ki gençlik boyun eğmediği sürece hiçbir baskı kalıcı olamaz. Liseli ve üniversiteli gençlik, 12 Eylül’ün mirasına ve AKP’nin bugünkü saldırılarına karşı mücadele etmediği sürece gelecek karanlığa teslim edilecektir. Bu yüzden bugün görev açıktır: Örgütlenmek, mücadeleyi büyütmek ve bu düzenin zincirlerini parçalamak. Çünkü gençlik ayağa kalktığında, geleceği de özgürlüğü de kendi elleriyle kuracaktır.