Giriş 

ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026 tarihinde İran’a saldırmasıyla başlayan savaş belirli kavramların yeniden geniş kitlelerin gündemine gelmesine yol açtı. Bunların başında emperyalizm ve onun savaş aygıtı olan NATO geliyor. Türkiye sosyalistlerince anti emperyalizmin sınıflı mücadelenin ilk cephesi ve taviz verilemez koşulu olduğu noktasında hiçbir soru işareti bulunmamaktadır. Ancak düzen hem iktidarı ve muhalefetiyle hem de kimi başka ideolojik yıpratma aparatlarıyla bu antiemperyalizm hattını zayıflatmaya, burada çatlaklar yaratmaya çalışıyor. Bu noktada sosyalistlere düşen en önemli görev, örgütlü bir parçası oldukları işçi sınıfının tarihsel belleğini yarına taşımak ve işçi sınıfının kurtuluşu için emperyalizmle ve düzenle uzlaşmaz bir siyaseti örgütlemektir. Bu görevler doğrultusunda emperyalizm kavramını yeniden açıklamak, onun savaş aygıtı olan NATO’nun tarihsel olarak geçirdiği süreci ve güncel işlevini yeniden gözden geçirmek ve ayrıca bu süreçlerde Türkiye’nin nasıl konumlandığını anlamlandırmak gerekmektedir. Tartışmamıza emperyalizme ilişkin kavrayışımızı tazeleyerek başlayalım. 

Emperyalizm Nedir? 

Emperyalizm, kapitalizmin ilerlemiş evresinin siyasi rejimidir. Kapitalizmin bahsedilen ilerlemesi sermayenin tekelleşmesi ile karakterizedir. Şöyle ki: sermaye kapitalist ekonominin tekelleşme eğiliminin bir sonucu olarak yoğunlaştıkça yoğunlaşır, buna karşılık geniş emek kesimlerinin toplumsal artıktan aldığı pay da giderek azalır. Başka bir deyişle hem üretim araçlarının mülkiyeti, hem kaynaklara erişim ve kullanım tasarrufu, hem de toplumsal artığın oluşturduğu servet giderek daralan bir sınıfın önünde yığılmışken; toplumsal artığın esas yaratıcısı olan işçi sınıfı mülksüzleşmiş, genel ücret düzeylerinin süreklilik gösteren düşüşü nedeniyle yoksullaştıkça yoksullaşmıştır. Kapitalizmin bu ileri aşamasının, hem aşırı üretim krizini, hem kaynak kıtlığı krizini, hem de eksik tüketim krizini aynı anda bünyesinde taşıdığını görüyoruz: 

Bu aşamada aşırı üretim krizi kaçınılmazdır. Rakiplerine karşı ayakta kalabilmek isteyen sermayedarlar karlarını artırmaya mecburdurlar, bu nedenle ücret düzeylerini ve hammadde maliyetlerini düşük tutarak üretimi artırdıkça artırırlar. Buradan diğer iki krizin nüveleri uç verir. Kapitalizm, artan üretim düzeyine yetecek kadar çok miktarda ve düşük maliyetli kaynak ve hammadde ihtiyacını sistematik olarak üretmeye başlar. Hammadde ve kaynak maliyetleri olabildiği kadar düşürülüp ücret düzeyleri de baskılandıktan ve üretim maliyetleri minimize edildikten sonra, sıra üretim sürecinden karın elde edilmesine gelir ve esas sorun burada belirir. Ücret düzeyleri o kadar baskılanmıştır ki işçi sınıfı ancak yaşayabileceği kadar tüketim yapabilmektedir; yarattığı artıktan, ürettiğini tüketecek kadar pay alamamaktadır. Dolayısıyla üretim sürecinden artığın devşirilmesi için gereken son aşama olan ürünün son tüketicisi tarafından satın alınması sürekli eksik gerçekleşmektedir. 

Burada bahsedilen üç sorun aynı anda çözülemez, birindeki iyileşme diğerinde kötüye gidişe yol açar. Bu üçlü sacayağı kapitalizmin yapısal kriz dinamiğini oluşturur. Emperyalizm işte tam da bu kriz dinamiğinden doğar ve aynı anda bu kriz dinamiğini daha da derinleştirir. Emperyalizm siyasal ve askeri müdahaleleri yoluyla saldırdığı ülkelerde hem kaynak ve hammaddeye sermaye lehine egemen olur hem de o ülkeyi sermaye için açık bir pazara dönüştürür. Bir yandan da siyasal ve askeri müdahale süreçlerinin çıktısı olarak gerçekleşen kitlesel göçlerle merkez ülkelerdeki emek ordusunun kalabalıklaştırılmasını ve emek ücretlerinin daha da düşmesini sağlar. Böylelikle emperyalizmin yayılmacı ve sömürgeci politikalarının dönemsel çıktıları kapitalizmin krizinde geçici bir rahatlama yaratır. Ancak savaş rantları bölüşüldükten sonra aynı kriz daha da sertleşmiş bir rekabet koşulunun varlığında kendini yineler. Doğası gereği emperyalist genişleme sonludur ve sürdürülebilir değildir. Ancak kapitalizmin kriz dinamiğinin kendisi yapısal ve süreklidir, çünkü düzen kendi krizini kendi üretir. 

Emperyalistler Kimlerdir? 

Üretim araçlarının mülkiyetinin yoğunlaştığı, diğer ülkelerden askeri ve siyasi müdahaleler yoluyla kaynak ve hammadde çeken, aynı zamanda finansal tekelleşmeler ve genişlemeler aracılığıyla emek kesimlerinden artık devşiren ülkeler emperyalizmin merkezini oluşturur. Emperyalizmin saçaklarında duran, siyasi, askeri veya iktisadi olarak merkez ülkeler ile beraber pozisyonlanmakla beraber kendisi de emperyalizmin sömürüsünden azade olmayan ülkeler emperyalizmin periferini oluşturur. Periferdeki ülkelerin sömürü halkasına dahil olmalarına rağmen emperyalist merkezlerle hizalanmaları, bu ülkelerin hakim sınıflarıyla sömürgeci ülkelerin hakim sınıfları arasındaki uzlaşıdan kaynaklanır. Bu iki grup emperyalist bloğu oluşturur.

Emperyalizmin İşgal Ordusu Olarak NATO 

Bugün yukarıda açıklanan emperyalist bloğun karşısında antiemperyalist bir bloğun var olduğunu iddia etmek gerçekçi değildir. Ancak bu durum her zaman böyle değildi. Bugün emperyalizmle neredeyse özdeşleşmiş olan NATO, İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında, savaşın meşru kazananı olan SSCB’ye karşı 4 Nisan 1949’da kuruldu. Kapitalizmin en gerici formlarından biri olan faşizmi, 20. yüzyıl Avrupa’sından kazıyan işçi sınıfının iktidarı olmuştur. Bu ölçekte bir başarının sonucu olarak Sovyetler Birliği, bütün ülkelerin işçi sınıfları nezdinde başarılı bir odağa ve müttefiğe dönüşmüş, sosyalizmi ise insanca bir yaşamın reçetesi olarak görülmeye başlanmıştır. NATO işte böyle bir dönemde Sovyetler’in çeperindeki ülkeler başta olmak üzere bütün dünya ülkelerinde sosyalizm mücadelesini geriletmek ve işçi sınıfını hem politik hem ekonomik olarak baskılamak üzere emperyalistlerce kuruldu. Kurulduğu günden bu yana da etkili olduğu her bölgede saldırdığı ilk kesim her zaman komünistler oldu. Sovyetler’in varlığında çok daha çekingen adımlar atan, ancak siyasal ve iktisadi ortaklıklar aracılığıyla genişleyebilen NATO, Sovyetler’in çözülüşünden sonra doğrudan askeri müdahaleler ve işgaller ile genişleyen bir savaş aygıtına dönüşmüştür. NATO’nun yapıp ettiklerine ilişkin kısa bir izlek sunmadan önce bir ayrımı ortadan kaldırmakta fayda var. NATO emperyalizmin diğer bütün işgal ve müdahalelerinden ayrı tekil bir incelemeye konu olamaz, emperyalizm NATO’dan ibaret değildir. NATO’nun tarihi; baştan başa işgaller, savaşlar ve toplu kırımlar tarihi olan emperyalizmin tarihi içinde ancak bir kesittir. Hiç kuşku yok ki büyük ve kanlı bir kesit. 

NATO’nun Sovyetler Dönemindeki Durumu

Kore & Vietnam & Filistin

NATO, 4 Nisan 1949’daki kuruluşundan sonra Kore Savaşı ile kendini konsolide etti. Türkiye ve Yunanistan gibi ülkeler bu süreçte NATO üyesi oldular. Dönemin Demokrat Parti iktidarı ve Adnan Menderes Türkiye’nin NATO üyeliğini sağlayabilmek için binlerce yurttaşı Kore’deki savaşa gönderdi. Kore Savaşı’nda NATO müttefikleri adıyla aktif olan emperyalist bloğun buradaki temel motivasyonun sosyalist bir iktidar tarafından yönetilen Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni geriletmek olduğu görülmelidir. 

1960’lı yıllara gelindiğinde benzer şekilde sosyalizmle idare edilen Vietnam’a -bu sefer NATO aracılığıyla değil ancak emperyalizmin merkez ülkelerinden biri olan ABD eliyle- ciddi bir saldırı gerçekleştirildi. ABD ve emperyalizm cephesi bu savaşta ağır bir yenilgiye uğradı ve başta kendi ülkelerinin kamuoyu olmak üzere bütün dünya kamuoyunda ciddi bir meşruiyet krizi ile karşı karşıya kaldılar. Özellikle Vietnam savaşı emperyalistlerin halklar nezdinde sömürgecilikle ve işgalcilikle damgalandığı önemli bir kavşaktır. 

Başlarken emperyalizmin NATO’dan ibaret olmadığını vurgulanmıştı, bunun bir tarafı Vietnam işgaliyse diğer bir tarafı da Filistin meselesidir. Filistin’in İsrail tarafından kademeli olarak işgal edilmesiyle başlayıp bugün soykırımla ve yerinden etmeyle devam eden süreç her ne kadar başlangıcında doğrudan doğruya NATO ile ilintili olmasa da bütünüyle emperyalizmin yarattığı bir yıkımdır. Dönemin komünistlerince gününde tespit edildiği üzere, Filistin’in İsrail tarafından işgal edilmesi emperyalizmin bölgemizdeki işgalci ve yayılmacı politikalarının ilk büyük işaretçilerinden biri olmuştur. 

Sovyetler’in Çözülüşünden Sonra NATO

Balkanlar & Ortadoğu 

Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra emperyalizm, Balkan havzasındaki sosyalist ülkeleri ve Ortadoğu’daki görece ilerici rejimleri açıktan hedefine aldı. Anılan bölgelerde büyük işgaller ve ardışık savaşlar başladı. 

Balkanlarda sosyalist Yugoslavya’ya müdahaleler ile başlayan süreç Bosna Savaşı’yla sürdü, bu süreçte kanlı kırımlar yaşandı. Bunu Kosova’ya askeri müdahale izledi. Bu süreçlerin her ikisinde de milliyetçi propagandanın güçlendirilerek sosyalist cumhuriyetlerin parçalanmasının önünün açıldığı bir ideolojik ön saldırı evresi vardır. Müdahaleye uygun koşulları hazırlamak, işgal ve kıyımlara karşı oluşacak tepkileri en aza indirmek için NATO’nun bu ön hazırlığa sıklıkla başvurduğunu daha sonraki süreçlerde de gördük. Bu iki aleni müdahaleyle Balkan havzasındaki sosyalist rejimler tasfiye edilmiş oldu.

Ortadoğu’da ilk saldırı ve doğrudan askeri müdahale ise 1990-1991 yıllarında Irak’ta oldu. Bu saldırı Ortadoğu halkları için cehennemin kapılarını açtı demek fazla olmaz. 2003’te ABD ve İngiltere’nin Irak’ı doğrudan işgal etmesiyle başlayan savaş resmen 2011’de, Irak Baas’ının tasfiye edilip Irak’ın parçalanması ve bölgede siyaseten etkisizleştirilmesiyle sona erdi. Bu uzun işgal boyunca NATO ve müttefikleri emperyalizm adına savaşa dahil oldular. Türkiye’de de AKP iktidarı emperyalist bloğun isteği doğrultusunda hevesli adımlar atmış olsa da, 1 Mart tezkeresi olarak anılan ve Irak’a asker göndermek için meclisin onayını isteyen önergeyi tüm çabalarına rağmen meclisten geçirmeyi başaramadı. 

Bunu bölgede Suriye’ye saldırı takip etti. Bu saldırı da Suriye Baas’ının tasfiye edilip ülkenin cihatçı ve şeriatçı bir rejime teslim edilmesiyle son buldu. Suriye’deki savaşa; emperyalist koalisyon ve Türkiye Baas rejimini ortadan kaldırmak ereğiyle katıldılar. Türkiye egemen sınıfları bu savaşa AKP iktidarının Türkiye’de artık yerleşmiş ve tahribatlarını hızlandırmış olduğu bir dönemde atıldı. Hem mezhepsel saiklerle hem de Baas rejiminin yerine demokratik bir rejim koyma vaadiyle çıkılan yolun sonunda ortaya, tıpkı Irak’ta olduğu gibi siyasi olarak stabiliteden yoksun, ilerici ve antiemperyalist karakterini kaybetmiş, gericilikle esir alınmış, bütünüyle emperyalist sömürüye açık bir ileri karakol çıktı. Üstelik Suriye’ye ait Golan Tepeleri’ni de İsrail işgal etti. Savaşa emperyalizmle dirsek teması kurarak eklemlenen unsurların kazanımları çok kısa ömürlü oldu. Kürt gruplar bölgedeki hakimiyetlerini çok kısa sürede, üstelik de Kürt, Arap ve Alevi halkın katliamlara uğramasıyla beraber kaybettiler. Türkiye ise bu savaş süresince tarihinin en büyük ekonomik krizini büyüttü, kriz halen sürmekte ve Türkiye emekçi sınıfı krizin artan ekonomik yükü altında gün geçtikçe daha da fazla ezilmekte.

Emperyalizmin bölgeye müdahaleleri NATO’nun dahil olduğu ya da olmadığı hallerde her zaman devam etti. Afganistan; Arap Baharı furyasıyla Libya, Tunus, Mısır; Kafkasya havzasında turuncu devrimler; Ukrayna’da NATO’yu genişletme düşüyle savaş… Bunları ismen anıp emperyalizmin son dönemindeki saldırı pratiğine dönmeyi tercih edelim. 

Venezuela & Küba & İran

Emperyalizmin Suriye saldırısının bir kavşak olduğu kısa sürede görüldü. Suriye’de kazandığı zaferden sonra emperyalizm cephesi önce Venezuela’ya pervasızca saldırdı, daha sonra Küba’ya uyguladığı ambargoyu bütünüyle insanlık dışı bir düzeye getirdi. Halihazırda on yıllardır süren Filistin işgali trajik boyutlara vardı. İsrail Filistin halkını yurtlarından tümüyle sürmeye, süremediklerini katletmeye, ve bölgede işgallerle ilerlemeye hızlanarak devam etti. Yani emperyalizm, Suriye sonrası süreçte hiçbir meşrulaştırma zemini kurmaya gerek görmeksizin son derece pervasız saldırılarla işgal ve müdahalelerini ilerletti. Emperyalizmin kendi hamlelerini meşrulaştırma çabasından geri çekilmesinin bir dizi nedeni var. Bu nedenlerden ilki emperyalist bloğun yaşadığı krizlerle sıkışmış olması ve meşruluk söylemlerini üretecek kadar dahi hareket alanı kalmamış olmasıdır. Diğeriyse ardışık savaşlarda kazandığı cephelerle hamlelerini meşrulaştırmaya eskisi kadar gerek duymuyor oluşudur. 

Bütün bu bağlama kısa zaman önce emperyalizmin ABD ve İsrail öncülüğünde İran’a saldırması eklendi. Emperyalist blok İran’a saldırının ilk gününde bir kız okulunu vurdu. Su kaynaklarına ve enerji hatlarına saldırdı. Bugüne kadar İran’da çok sayıda sivil katledildi, Hamaney ve Laricani başta olmak üzere pek çok isim aileleriyle beraber öldürüldü. ABD ve İsrail’in, İran’a saldırısını meşrulaştırmaya çabalayan kimi kesimler İran’daki molla rejiminin baskıcı ve gerici karakterini bu uğraşlarına araç kıldılar. Oysa bunlar konuşulurken Suriye’de başa getirilen şeriat rejimi emperyalistlerin aleni onayıyla farklı mezhep ve etnisitelerden halklara dönük toplu kıyımlar yapalı daha bir yıl bile olmamıştı, bütün dünya kamuoyu ve medya halen Epstein ifşaatlarıyla çalkalanıyordu.

Türkiye

Savaş sürerken bir yandan NATO’nun da İran’ı kuşatmak için bölgede ve ülkemizde konuşlanmaya devam ettiği açıkça görülmektedir. 2026 yılında yapılacak olan NATO zirvesi için Türkiye’nin seçilmesi ve bir tür bölgesel NATO gücünün ülkemizde kurulması için hazırlıkların başlaması bunun işaretçileridir. Emperyalizmin perifer ülkelerinin sömürüden azade olmadıklarını tespit etmiştik. Bu ülkelerden biri olarak Türkiye de bir yandan emperyalizmin eylem gücü olarak iş görmekte, bir diğer taraftan da onun müdahalesine uğramaktadır. Emperyalizm, kuruluşundan beri müdahale ettiği Türkiye’de özellikle NATO’nun varlığında tahakkümünü artırmıştır. 12 Mart ve 12 Eylül süreçlerinde NATO tedrisatından geçen Amerikancı ordunun rolünü ve bu müdahalelerle Türkiye sosyalist hareketine vurdukları darbeyi mutlaka göz önünde bulundurmalıyız. Darbeyi gerçekleştiren cuntacıların iktidara taşıdığı piyasacı ve gerici iktidarlar Türkiye’de hem emek aleyhtarı politikalar uyguladılar, hem gericiliğin tesisine çalıştılar, hem de emperyalizme karşı uyuşukluk örgütlemeye uğraştılar. Evren, Özal ve nihayetinde Erdoğan öncülüğünde girişilen bu dönüşüm süreci sonunda bugün Türkiye‘nin emperyalizmle anlamlı ölçüde uyumlandırıldığı gerçeğini ortaya koymak durumundayız. 

Sonuç 

Bu tabloda bölgede emperyalizmi geriletmek için mücadele etmek ve bu mücadeleyi sınıflı mücadelenin başat unsuru olarak kavramak daha da elzem bir hal alıyor. Demek oluyor ki işçi sınıfının örgütlü ve güçlü bir tepkisi ve müdahalesi olmadıkça Türkiye emperyalizmin hem uç karakolu hem de sömürgesi olacak. Hem emperyalist merkeze sürekli olarak ve artan miktarlarda kaynak ve artık akıtacak hem de emperyalizm namına girişeceği savaşın ağır faturasını Türkiye emekçilerine ödeterek daha da çok boğazlarını sıkacak. Demek oluyor ki eğer işçi sınıfı kendi özgücüyle bu saldırganlığa dur demezse yüzyıllardır komşusu olan bir halkla karşı karşıya gelecek ve emperyalistlerin çıkarları uğruna ölüp öldürülecek. Bu savaş bitip bir yenisi başlayıncaya kadar hiçbir itirazın duyulmaması için ağır politik baskılar ve örgütlü gericilikle ezilecek. Demek oluyor ki hem Türkiye işçi sınıfı hem de bölgedeki diğer ülkelerin ve halkların işçileri kendi özgüçlerini ve sınıfsal belleklerini her gün durmaksızın ve en güçlü haliyle örgütleyip emperyalist cepheye karşı mücadele etmedikçe bu savaşın tek kaybedeni onlar olacaklar. Sınıfımızın tarihi gösteriyor ki emperyalizme boyun eğmek demek yok olmak demektir. O halde antiemperyalizm mücadelesi bizler için bir tecih değil zorunluluktur, bütün varlığımıza göz koyanlara karşı, bütün varlığımızla mücadele etme zorunluluğu…