Victor Jara, 1932 yılında Şili’nin San Ignacio şehrinde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Yoksulluğun içine doğan Victor Jara, müziğe olan merakını çocukluk yıllarından itibaren annesinden alır. Küçük yaşta babasının evi terk etmesi üzerine düğünlerde, cenazelerde şarkı söyleyip gitar çalan annesi Amanda, aynı zamanda çeşitli işler yapıp oğlunu okutmayı hedefler. Bu nedenle Santiago’ya taşınırlar. Hayatını ve müziğe ilgisini şekillendiren annesini 15 yaşındayken burada kaybeden Victor Jara; dönemin koşulları ve sosyal çevresi nedeniyle dinî bir eğitim almanın tek çıkış yolu olduğunu düşünerek Katolik bir okulda papazlık eğitimi almaya başlar. Kısa bir süre sonra kilisenin baskıcı ve dışa kapalı bakış açısından rahatsız olan Victor okuldan ayrılır ve askere gider. Askerlik dönüşünde ise onun için hayatın yepyeni bir bölümü başlayacaktır.
Müziğe olan ilgisi askerlik dönüşü iyice artar. Halkın müziğini yapıyor olmak ister ve bu amaçla kırsallarda yolculuk yaparak müzik deneyimini arttırır. Aynı dönemde tiyatro okulunu kazanır ve kaydolur. Tiyatroyla tanışması onun sadece sanatsal kimliğini değil politik kimliğini de bulmasına yardımcı olur. Özellikle Bertolt Brecht’in oyunları Jara’ ya sanatın da toplumsal mücadele aracı olarak kullanılabileceğini gösterir. Tiyatro yönetmenliği okumaya başlar ve ilk yönettiği oyunlarla Latin Amerika turnesine çıkar. Bu turne onun hayatında bir dönüm noktası olur çünkü oyunlarıyla Küba’ya gider. Küba Devrimi’nin hemen ardından orada bulunarak toplumsal yaşamı, devrimin etkilerini ve halkın dayanışma ruhunu görme şansını bulur. Küba deneyimi onun sanatını halkın mücadelesiyle daha sıkı bağlar ve politik ufkunu genişletir. Sonrasında yine bir turne ile Sovyetler Birliği’ne gider ve sosyalist bir sistemin nasıl işlediğini deneyimler. Edindiği bu deneyimlerle birlikte tiyatro onun için yalnızca bir meslek olarak kalmaz ve bir mücadele aracına dönüşür. Buralardan eşine yazdığı mektuplarda, dünyayı daha farklı okumaya başladığını anlatır. Yoksulların sorununu ,kendi yaşantısından ötürü, çok yakından tanıdığını ve bu sebeple komünizmi herhangi bir entelektüel gibi değerlendiremediğini, bizzat yaşadığı gerçeklikten hareketle değerlendirdiğini vurgular. Ona göre komünizm soyut bir ideoloji değil, halkın kurtuluşu ve insanlık onuru için bir ihtiyaçtır.
1960’larda Şili’de toplumsal gerilim giderek tırmanır. İşçi sınıfı ve yoksul halk, ağır çalışma koşullarına, düşük ücretlere ve eşitsizliğe karşı sesini yükseltirken üniversitelerdeki gençlik hareketleri de sosyalizme ve devrimci fikirlere yönelir. Mahallelerde, fabrikalarda ve kampüslerde örgütlenmeler artar. Ancak hükümet bu yükselişi baskı, şiddet ve sansürle bastırmaya çalışır. Bunun üzerine daha da artan ayaklanmalar sonucu hükümet binlerce yoksulun ve sosyalistin öldüğü Puerto Montt katliamını gerçekleştirir. Victor Jara bu katliamda ölenlerin anısına ‘’Preguntas por Puerto Montt’’ isimli bir şarkı besteler. Bu şarkı dilden dile yayılarak yalnızca bir ağıt olarak değil aynı zamanda hükümete ve baskıya karşı bir direnişin simgesi haline gelir. Victor Jara artık mücadelenin yalnızca bir parçası değil, mücadelenin ve direnişin sesi olmuştur. Şarkıları, fabrikalarda grev yapan işçilerin, toprak mücadelesi veren köylülerin, sokaklarda yürüyen öğrencilerin dilinde dolaşır. Sanatını halktan ve devrimden yana konumlandırarak, müziği politik bir silaha dönüştürür.1970 seçimleri geldiğinde sosyalist lider Salvador Allende’nin temsil ettiği Halk Birliği Cephesi’ne destek verir. Seçimleri Allende’nin kazanması için şarkılar besteleyip konserler yapan Victor Jara bu dönemde mücadelenin önemli bir parçası olur.
Seçimlerde oy çoğunluğuyla Halk Birliği Cephesi başa gelir. Yine de bu sosyalistlere karşı olan baskıların azalacağı anlamına gelmez. İşbirlikçi sermayenin, büyük toprak sahiplerinin, gericilerin ve ABD destekli güçlerin müdahaleleri artarak devam eder. Medyada iftiralarla, sokakta saldırılarla, fabrikalarda provakasyonlarla sosyalistleri durdurmaya çalışırlar. Tüm bu karanlık tabloya rağmen Victor Jara halkın umudunu diri tutmaya çalışır. Dönemin karanlığında onun umudunu en güzel anlatan sözlerden birisi şu olur: “Çocukların neşeyle şarkılarını ve türkülerini söyleyecekleri tek sistem sosyalizmdir.”
11 Eylül 1973 tarihi geldiğinde Şili’de faşizmin en karanlık dönemi başlar. ABD destekli darbe Allende’nin öldürülmesiyle sonuçlanır ve General Pinochet iktidarı ele geçirir. Darbe yalnızca iktidar değişiminin değil; binlerce öğrencinin, işçinin, devrimcinin ve sanatçının hedef alındığı kanlı bir dönemin başlangıcı olur. Bu dönemde Jara direnmeye devam eder. Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvetin yenemeyeceğini biliyordur. “Üstesinden geleceğiz!” diye haykırır hep. Ancak faşist cunta rejimi Jara’ yı yalnızca bir sanatçı olarak değil mücadelenin sesi olarak görür ve bu sesin susturulmasını ister. Bunun sonucunda Jara tutuklanır. İşkence yoluyla susturulmaya çalışılır, gitar çalmaması için parmakları kırılır. Yine de onun sesi işkence duvarlarını aşarak yoldaşlarına ve direnen halkına umut olur. Faşistler sesinin tamamen susmayacağını gördüklerinde Victor Jara’yı katlederler. Ölümü bile Victor Jara’nın mücadelesini sonlandırmaya yetmez. Gitarının sesinden yükselen notalar, sözleri ve inancı halkların hafızasında yaşamaya devam eder. Bugün bile onun adı faşizme karşı direnişin, karanlığa karşı umudun adı olarak anılıyor. Latin Amerika’daki halk hareketleri hala onun ezgilerinde direniş ruhunu buluyor. Şili’de, Kolombiya’da, Arjantin’de; kadınlar, gençler ve işçiler hala onun şarkılarıyla bu düzeni karşısına alıyor, onurlu bir yaşam mücadelesi veriyor. Onun gitarı artık yalnızca Şili’nin değil tüm dünya halklarının özgürlük mücadelesine eşlik ediyor.
Bu sözler ise Victor Jara’nın hem yaşamını hem de ölümünü özetler nitelikte: “Bir şarkı ki, gerçekleri korkmadan söyleyerek ölen kişinin damarlarında akan kanda bulur anlamını”